Afetlerin Ortasında Bir Ülke: Gerçeklerimizle Yüzleşelim

Son yıllarda nereye dönsek bir felaket haberi… Orman yangınlarıyla kül olan dağlar, küresel ısınmanın tırmandırdığı kavurucu sıcaklar, barajları kurutan kuraklık, seller, fırtınalar ve hiç gündemden düşmeyen depremler…
İki hafta önce Eskişehir’de çıkan yangında 11 orman işçisi yanarak hayatını kaybetti. Yeşille kaplı koca ormanlar, bir gecede siyaha büründü. İzmir gibi büyükşehirlerde su kesintileri başladı. “En kurak yaz” haberleri artık sıradan… “Susuz yaz” bir film adı olmaktan çıktı, gerçeğimiz oldu. Şimdi soruyoruz: Sırada “susuz kışlar” mı var?
Sıcaklıklar rekor üstüne rekor kırıyor. Termometreler şaştı, gölgede bile nefes almak zorlaştı.
Ve depremler… Onlar hep burada, hiç unutturmuyor kendini. Anadolu, baştan başa fay hatlarıyla örülü. Yıkıcı depremler bir istisna değil, tam tersine gerçeğimiz. İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerimiz, beklenen büyük sarsıntıya hâlâ hazırlıksız.
Üç ay önce Silivri 6,2 ile sallandı. Hasar olmadı ama korku dalga dalga yayıldı. Yine unutuldu. Tıpkı 17 Ağustos 1999 gibi, tıpkı 6 Şubat 2023 gibi… Ateş düştüğü yeri yaktı, geri kalan hayatına devam etti.
Ve geçtiğimiz günlerde Sındırgı… Akşam saatlerinde gelen 6,1’lik sarsıntı, Balıkesir’den İstanbul’a kadar hissedildi. 16 bina yıkıldı, can kaybı yaşandı. Telefon hatları çöktü, köylerle iletişim kesildi. Yani sadece binalarımız değil, haberleşme ağımız bile küçük bir depreme dayanamıyor.
Bunlar tesadüf değil. Yer bize konuşuyor:
“Ben buradayım, daha büyüğüne hazır olun. Binalarınızı, şehirlerinizi bana göre inşa edin.”
Ama biz ne yapıyoruz? Her felaketten sonra birkaç gün konuşup sonra unutuyoruz. Ta ki bir sonraki afete kadar…
Depremler, seller, yangınlar, kuraklık… Bunlar sadece “doğal olaylar” değil. Hem doğanın hem de insanın ihmallerinin bir sonucu. Hem maddi hem de manevi birer uyarı.
Artık anlamalıyız:
Bu topraklar afetlere yabancı değil, tam tersine onların yurdu.
Doğayı hor gören, altyapısını ihmal eden her ülke bedelini ağır öder.
Hazırlık yapmak lüks değil, hayatta kalma şartıdır.
Yoksa yarın yine bir felaket haberi duyduğumuzda, aynı cümleyi kuracağız:
“Bu da geçer…”
Ama geçmeyecek. Biz değişmedikçe, hiçbir şey geçmeyecek.





