12.06.2026 - Şu an SimitGazozEdebiyat Yayınlarındasınız

Hayvan hakları Savunuculuğu Penceresinden Kürk Mantolu Madonna

Hayvan hakları Savunuculuğu Penceresinden Kürk Mantolu Madonna

 

Maria Puder, Sabahattin Ali’nin 1943 yılında yayımlanan ünlü eseri Kürk Mantolu Madonna romanının başkahramanıdır. Romanda Havranlı Raif Efendi’nin Berlin’de bir sanat galerisinde tablosunu görüp tutkuyla bağlandığı, sonrasında ise derin bir aşk yaşadığı Alman bir ressamdır.

Maria Puder’in Karakter Özellikleri ve Rolüne gelecek olursak Puder, bağımsız ve güçlüdür. Dönemin toplumsal cinsiyet rollerini reddeden, özgür ruhlu, özgüvenli ve dominant bir kadın karakterdir.
Kürk Mantolu Madonnadır. Kendisini resmettiği otoportre çalışması, Raif Efendi tarafından Andrea del Sarto‘nun Madonna tablosuna benzetildiği için kitaba ismini veren “Kürk Mantolu Madonna” olarak anılır.
Melankolik Aşktır. Berlin’de geçen bu hikaye, Maria’nın hastalığı ve sonrasındaki trajik ayrılıkla Raif Efendi’nin hayat boyu sürecek melankolisinin kaynağı haline gelir.
 
Kitap, ilk olarak Hakikat gazetesinde 18 Aralık 1940 – 8 Şubat 1941 arasında Büyük Hikâye başlığı altında 48 bölüm olarak yayımlanır. Sabahattin Ali, romanı ikinci kez askerlik yaptığı Büyükdere’de bir çadırda yazar ve günü gününe gazeteye yetiştirmeye çalışır. Romanı yazdığı günlerde attan düşüp sağ kol bileği çatlayınca da kolunu tenekede ısıtılan suya koyup yazmaya devam eder.
 
Kürk Mantolu Madonna, kitap olarak ilk kez 1943’te Remzi Kitabevi tarafından yayımlanır. Yayınevini not almalıyız. 

Nâzım Hikmet, Mayıs 1943’te Bursa Hapishanesi’nden gönderdiği mektupta kitap ve yazarı Sabahattin Ali hakkında bir şeyler yazar. “Kürk Mantolu Madonna, ben bu kitabı hem sevdim, hem kızdım.” Kitabın birinci kısmını harika bulur. Kızmasının sebebi, Maria Puder’in kürk giymesi falan değildir. O yüzden de üzerinde durmaya değmez. 

Romanın baş karakterleri, Yahudi asıllı Alman bir kadın olan Maria Puder ve Havranlı Raif Efendi’dir. Raif Efendi içine kapanık, melankolik, sessiz ve dış dünyaya pek uyum sağlayamamış bir karakterdir. Hayatı boyunca birçok şeye boyun eğer, haksızlığa uğradığında bile buna karşı koyamaz. Sevmediği bir kadınla evlenir, çocukları olur. Yani bir ailesi vardır. Kendi hayatına kendisi yön veremez, başkalarının istediği bir insan olarak hayatını sürdürür.

Hayatında gerçekten yaşadığını hissettiği sadece bir anısı olur, bunu da günlüğüne aktarır. Raif Efendi, yirmili yaşlarında babasının isteği üzerine Berlin’e gelir. Sanata ilgisidir.

Raif Efendi ve Maria Puder’in ilk fiziksel karşılaşması, Raif Efendi’nin günlerce hayranlıkla izlediği o meşhur tabloyla değil, bir tesadüfle gerçekleşir. Olaylar şöyle gelişir:
 
Bir sanat galerisindeki tablolar arasında bir sanatçının oto portresini görür ve tablodaki kadını hiç tanımamasına rağmen platonik olarak ona âşık olur. Tablo, onda daha önce hiç hissetmediği duygular uyandırır. Raif, tablodaki portreyi, Rönesans ressamı Andrea del Sarto tarafından yapılan “Madonna delle Arpie” isimli tablodaki Meryem Ana (Madonna) portresine benzetir. Tabloya hayranlığı nedeniyle fırsat buldukça tabloyu görmeye gelir. Bu arada başka gözler de onu takip eder. Tabloyu seyretme seanslarından birinde bir kadın onun yanına gelir. Kadın, tablonun sahibi olan sanatçı Maria Puder’dir. Raif, başta onun kendisiyle alay eden biri olduğunu düşünür. Tablonun sahibi ile konuştuğunu öğrenince dünyası bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde değişir. 

Maria’nın karakteri Raif’e göre daha dominanttır. Kendisinin bir erkek gibi özgür yetiştiğini, canı ne isterse onu yaptığını anlatır. Hatta Raif’i de çok naif bulduğunu dile getirir. İkisi bu özellikleri sayesinde birbirlerini tamamlarlar ve aralarında uzun süren bir arkadaşlık başlar. Raif, Maria’yı çok sever; fakat Maria’nın kendisine olan hislerinden pek emin olamaz. Yine de onun her istediğini yapmaya çalışır. İkisi beraber rüya gibi güzel günler geçirirler.

Raif, babasının öldüğü haberini aldığında Balıkesir, Havran’a döner. Maria ile aralarındaki birkaç mektuplaşmadan sonra Maria’nın mektupları kesilir. Raif, Maria’nın kendisinden vazgeçtiğini düşünür. Raif’in asla bitmeyecek olan kasvetli günleri burada başlar. Sevmediği bir kadınla evlenir.

Raif, mektuplaşmalarından yaklaşık on yıl sonra Maria’nın bir akrabasıyla Ankara’da karşılaşır. Ondan, Maria’nın bir Türk’ten hamile kaldığını, ismini vermediğini, doğum sırasında fenalaşıp komaya girdiğini ve bir hafta sonra koma hâlinde iken öldüğünü öğrenir. Maria’nın mektuplarında sadece “iyi haber” olarak nitelendirdiği gerçeği de öğrenir: On yıl önce Maria, Raif’ten olan kızını dünyaya getirdikten bir hafta sonra koma hâlinde ölür.

Raif Efendi, ölümünün yaklaştığını anladığında bu güzel günleri kaydettiği defterinin yakılmasını genç bir iş arkadaşından rica eder. Genç iş arkadaşı da Raif Efendi ile ilgili bu gizemi çözmek ve onu daha yakından tanıyabilmek için defterini okur. Bütün olayın hülasası bundan ibaret. Yasak aşk, pısırık bir Havranlı veledin sanat aşkı, Kürklü bir kadın, yasak aşkın meyvesi, Raif’in yaşadıklarını kaydettiği defteri…

Raif Efendi, Romanın asıl kahramanıdır. Babası Havranlı bir sabuncu. Babası tarafından sabun işinde uzmanlaşması için Berlin’e gönderir. Orada Maria Puder ile tanışır. Kendi hâlinde, sessiz, sakin, ahlaklı ve sıkıntılı olduğu zamanlarda başkalarına belli etmeyen birisidir. Ancak bu sessizliğinin ardında Maria Puder’e duyduğu büyük bir aşk gizlidir.

Maria Puder ise Berlin’deki Atlantik adında bir barda şarkı söyler. Yıllar içinde erkeklerin hepsinin “güvenilmez” olduğuna kanaat getirmiştir. Kimseyi sevemez. Raif’in ona âşık olduğuna inanması ve hislerine karşılık vermesi oldukça uzun sürmüştür. Hem Raif Efendi hem de Maria Puder, yıllardır aradıkları kişiyi bulduklarını düşünerek aşka inanmaya başlarlar. 

Anlatıcı yani Rasim ise Raif Efendi’nin iş arkadaşıdır. Raif’in gizemini çözmemize fayda sağlayan karakterdir. Aslında Sabahattin Ali’nin Raif Efendi aracılığıyla tecelli eden aşk dünyasının yine Sabahattin Ali’nin kaleminden okuru ikna etmekle görevli kişisidir. 

Roman, Amerikalı yazar Maureen Freely ve Alexander Dawe tarafından “Madonna in a Fur Coat” başlığı altında İngilizceye çevrilir ve 2016 yılında Penguin Classics serisinde yayımlanır.

İlk zamanlar Maria Puder’in kimliği bilinmezse de Sabahattin Ali’nin kızı Devamında Sabahattin Ali’nin genç bir adamken bir yıl yaşadığı Berlin’de Maria ile tanıştığından ve birlikte yaptıkları uzun yürüyüşlerin bazen el ele sonlanmasından söz ediyor ve ayrıca haberde Maria ile ilgili şu yorumda bulunuyor: “Maria, hepimizin olmak istediği kadındı. Feminist hareketle birlikte, hepimiz biraz Maria gibi olduk, kavgalarımızı verdik.” Ve ekliyor: “Babamın kitabının mesajı, içtenlikle sevmekti. Karşılık beklemeden sevmek, sevmek için sevmek…”

Buraya dek yapılan paylaşımda, Maria Puder, Filiz Ali tarafından “feministliği“yle pazarlanmakta. 
Bu arada romanın yazarı Sabahattin Ali, her edebiyat eserinde ve özellikle öykü ve romanda karşımıza çıkan, aslında yazardan bağımsızmış rolü yapan anlatıcı rolünü de belirgin bir biçimde üstleniyor. 
“Artık Maria Puder, yaşamak için kendisine kayıtsız ve şartsız muhtaç olduğum bir insandı. Bu his ilk anlarda bana da garip geliyordu. Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat bu hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz? Ben de, o zamana kadarki hayatımın boşluğunu, gayesizliğini sırf böyle bir insandan mahrum oluşumda bulmaya başlamıştım.” / Raif anlatıyor.
 
“Maria Puder bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti ve ben de onun, şimdiye kadar rastladığım insanlar arasında ilk defa olarak, bir ruhu bulunduğunu tespit ediyordum.” / Raif anlatıyor.
 
Maria Puder’in sonu, Türk edebiyatının en hüzünlü ve trajik finallerinden biri olarak kabul edilir.
 
Romana göre Maria Puder’in sonuna dair detaylar şöyledir: Maria Puder, Raif Efe ndi ile yaşadığı aşkın ardından hamile kalmış ve doğum sırasında, Ekim 1924’te Berlin’de bir hastanede vefat eder. Raif Efendi, babasının ölümü üzerine Türkiye’ye döner ancak Maria’dan gelen mektupların kesilmesi üzerine onun kendisini terk ettiğini sanar. Maria’nın öldüğünü ve bir kızları olduğunu ise ancak on yıl sonra, tesadüfen karşılaştığı Maria’nın bir akrabasından öğrenir. Maria Puder’in ölümünden sonra geriye, Raif Efendi’nin Ankara Garı’nda tesadüfen göreceği ve Maria’ya olan benzerliğiyle sarsılacağı kızları Prazska kalır. Bu trajik son, Raif Efendi’nin hayatının geri kalanını neden derin bir sessizlik, yalnızlık ve melankoli içinde geçirdiğinin ana nedenidir.
 
Bu girişten sonra Kürk Mantolu Madonna’nın “KÜRK”üne gelelim.

Kürkün Bir Kimlik ve Statü Nesnesi Olarak “Romantize” Edilmesi
Romanda kürk, Maria Puder’in karakterini tamamlayan, ona gizem ve asalet katan en önemli unsurdur. Raif Efendi’nin Maria’ya âşık olmasına vesile olan o meşhur otoportrede, kürk sadece bir kıyafet değil, kadının ruhsal derinliğini ve “ulaşılamazlığını” simgeleyen bir kalkandır. Bu durum, canlı bir varlığın ölümünün estetik bir objeye indirgenmesidir. Bir hayvanın derisinin “melankoli” veya “soyluluk” sembolü olarak kullanılması, o canlının çektiği acıyı görünmez kılar.

İsimlendirmedeki Sembolizm: “Kürk Mantolu”
Kitabın adından itibaren kürk, karakterin ayrılmaz bir parçası olarak sunulur. Maria Puder, “Madonna” (Kutsal anne/kadın) ile “Kürk” (Hayvan cesedi) arasına sıkıştırılmış bir metafordur. Maria’nın özgür ve başına buyruk karakteri ile kürk giymesi arasındaki çelişkiye dikkat çeker. Kendi özgürlüğüne düşkün bir karakterin, başka bir canlının özgürlüğünü ve yaşam hakkını elinden alan bir endüstrinin ürününü zırh gibi kuşanması, karakterin “etik tutarlılığına” dair soru işaretleri yaratır.

Ölüm ve Nesneleştirme Arasındaki Bağ
Raif Efendi’nin kürke dokunma ve onu seyretme biçimi, bir çeşit fetişizm ve hayranlık içerir. Roman boyunca kürkün yumuşaklığına, sıcaklığına ve kokusuna yapılan vurgular, okuyucuda olumlu hisler uyandırmak üzere kurgulanmıştır. Bu anlatım biçiminin “şiddetin normalleştirilmesi” olduğunu savunabiliriz. Kürkün sıcaklığı, aslında bir hayvanın vücut ısısının zorla alınmasıdır. Romanın bu gerçeği tamamen göz ardı ederek sadece “hissiyat” üzerinden ilerlemesi, türcü bir yaklaşım olarak değerlendirilir.

Yani…
Sabahattin Ali, döneminin ruhunu ve bireyin iç dünyasını yansıtırken kürkün o yıllardaki popüler ve lüks imgesinden faydalanmıştır. Ancak modern bir okur ve hayvan hakları aktivisti için Maria Puder’in omuzlarındaki o kürk, aşkın değil; duyarsızlığın ve yaşam hakkı ihlalinin sembolüdür. Romanın duygusal derinliği ne kadar büyük olursa olsun, “kürk” imgesi bugün artık savunulamaz bir etik yük taşımaktadır.

Dönem…
O dönemde kürk, sadece bir moda unsuru değil; Avrupa ve Türkiye cemiyet hayatında bir sosyal sınıf göstergesiydi. Kürk Mantolu Madonna’nın geçtiği 1920’lerin Berlin’i ve 1930’ların Ankara’sı, kürk ticaretinin zirve yaptığı, ancak hayvan hakları bilincinin henüz bugünkü anlamda kurumsallaşmadığı bir dönemdir.

Romanda Maria Puder’in omuzlarındaki kürkün türü ve o günkü ticaretin arka planı, hayvan hakları savunucuları için aslında “vahşetin ölçeğini” gösterir.

Neden “Astrakhan” (Astragan) Kürk?
Sabahattin Ali, tabloda ve Maria’nın üzerinde özellikle astragan kürkünü betimler. Bu seçim tesadüf değildir.

Astragan, vahşetin Boyutunu simgeler. Astragan, Karagül (Karakul) cinsi koyunların henüz doğmamış (cenin) veya birkaç günlük yavrularından elde edilir. Hayvan hakları perspektifinden bu, kürk endüstrisinin en karanlık noktalarından biridir; zira en “makbul” astragan, yavrunun anne karnından alınmasıyla (ve dolayısıyla annenin de katledilmesiyle) elde edilir.

“Vizon” ve “Tilki” Yerine “Astragan” Seçimi
Eğer Sabahattin Ali, Maria’ya bir vizon veya tilki kürk giydirseydi, o dönem için bu daha “klasik” ve “ağır” bir zenginlik simgesi olurdu. Ancak astragan; daha entelektüel, daha modern ve daha “sanatsal” bir havaya sahipti.

Tercih Edilme Nedeniyse çok ince, kıvırcık ve ipeksi yapısı nedeniyle o dönemde “lüksün zirvesi” sayılıyordu. Maria Puder gibi sofistike ve farklı bir karakterin üzerine, sıradan bir kürk yerine bu kadar nadir ve “değerli” bir materyalin giydirilmesi, onun gizemini artırmak için kullanılan edebi bir araçtı.

1920-1940 Dönemi Kürk Ticareti
O yıllarda Berlin, dünya kürk ticaretinin merkezlerinden biriydi. Hayvan hakları savunucuları bu dönem bir “katliam çağı” olarak nitelendirilir.

Vahşi Yaşamdan Çiftliklere
1920’lerde kürk elde etmek için vahşi hayvanları avlamaktan, hayvanları kafeslerde yetiştirip öldürmeye (kürk çiftliklerine) geçiş hızlanmıştı. Romandaki kürkler, doğadan koparılan ve sanayi tipi ölüme mahkûm edilen milyonlarca hayvanın bir parçasıydı.

Ekonomik Simge
Birinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik buhran içindeki Almanya’da kürk giymek, “Ben hâlâ ayaktayım” demenin bir yoluydu. Maria Puder’in bir kürk mantosunun olması, onun fakir bir sanatçı olmasına rağmen “kültürel sermayesinin” ve “estetik zevkinin” yüksek olduğunu okuyucuya hissettiriyordu.

Etik Eleştiri
Savunucular için bu, sömürünün sadece zenginliğe değil, entelektüel bir estetiğe de alet edildiğinin kanıtıdır. Bir sanatçının (Maria Puder), başka bir canlının yaşam hakkını sanatsal bir dekor olarak kullanması, aktivistler tarafından “türcü bir narsisizm” olarak yorumlanır.

Hayvan Hakları Açısından Bir “Alternatif Okuma”
Eğer Maria Puder bugün yaşasaydı ve Sabahattin Ali bu romanı 2024’te yazsaydı, Maria muhtemelen ikinci el (vintage) kıyafetler giyen veya kürk endüstrisine tamamen karşı çıkan aktivist bir karakter olur muydu?

Romanın trajik finali olan Maria’nın hastalığı ve ölümü, hayvan hakları penceresinden bakıldığında omuzlarında taşıdığı o ölü bedenlerin (kürkün) soğukluğuyla garip bir tezat oluşturur.

Bu arada Sabahattin Ali’nin Kronolojisini de vermekte fayda var. 

  • 1907: 25 Şubat’ta Ali Selahattin Bey ve Hüsniye Hanım’ın ilk çocuğu olarak dünyaya geldi.

  • 1922: Balıkesir Öğretmen Okulu’na başladı.

  • 1927: Öğretmenlik diplomasını aldı.

  • 1928: Milli Eğitim Bakanlığı bursuyla Almanya’ya gitti.

  • 1930: Dört yıllığına gittiği Almanya’dan, bir buçuk yılın sonunda dönmek zorunda kaldı.

  • 1931: Konya Lisesi’nde edebiyat öğretmenliğine başladı. Kuyucaklı Yusuf‘un bölümleri tefrika şeklinde Yeni Anadolu Gazetesi‘nde yayımlanmaya başladı.

  • 1933: Konya Cezaevi’ne kapatıldı.

  • 1934: İlk şiir kitabı Dağlar ve Rüzgâr yayımlandı.

  • 1934: Aliye Hanım ile evlendiler. İlk öykü kitabı Değirmen yayımlandı.

  • 1937: Kızı Filiz Ali dünyaya geldi.

  • 1938: Musiki Öğretmen Okulu’nda Almanca öğretmenliği yapmaya başladı. Devlet Konservatuvarı’nda dramaturg]uğa ve çevirmenliğe devam etti.

  • 1939: İçimizdeki Şeytan romanı tefrika şeklinde Ulus Gazetesi‘nde yayımlanmaya başladı.

  • 1941: Kürk Mantolu Madonna, Hakikat Gazetesi‘nde tefrika şeklinde yayımlanmaya başladı.

  • 1943: Kürk Mantolu Madonna kitap olarak yayımlandı.

  • 1946: Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz ile birlikte, siyasi bir mizah dergisi olan Markopaşa‘yı yayımlamaya başladılar.

  • 1947: Markopaşa kapatıldıktan sonra aynı ekip Merhumpaşa ve Malumpaşa‘yı çıkardılar. Bu dergiler de kapatıldı. Son olarak Rıfat Ilgaz ile birlikte Ali Baba Dergisi‘ni yayımlamaya başladılar fakat bu dergi sadece 4 ay dayanabildi.

  • 1948: Yaşadığı baskılar sonucu yurt dışına kaçmak isterken öldürüldü.

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ