Kaldırımlarımızı Bize Bırakın

Kaldırımda İsyan
“Dur yolcu…
Bu bastığın kaldırım, bir zamanlar hürriyete yürüyen adımların izini taşır.
Bayrağın gölgesinde, vatan aşkıyla atan kalplerin yankısını taşır.
Unutma ki, bastığın her karış toprakta şühedanın canı, milletin onuru vardır.
Kaldırımlarımız, sadece yol değil, bir tarihin, bir davanın şahididir.
Onlara sahip çıkmak, bu vatana sahip çıkmaktır.
Arif Nihat Asya’nın sesiyle haykırıyoruz: Kaldırımlarımızı bize bırakın!”
Şehirde yaşayan herkes bilir: Kaldırımlar yayaların son sığınağıdır. Ama ne acıdır ki, bu sığınak bile her geçen gün işgal ediliyor. Scooter’ını uluorta bırakandan tutun da arabasını kaldırımlara tırmandıran sürücülere kadar herkesin “küçük” ihlali birleşince, koca bir kent kültürü aşınıyor.
Artık bıkan yayalar kendi kaldırımlarını savunur hale geldi. Mahallelerde nöbetleşe bekleyenler var; kimisi düdükle, kimisi bastonla, kimisi sadece yüksek sesiyle direniyor. Çocuklar kaldırımlara tebeşirle “YAYA” yazıyor, kadınlar “Kaldırımlar bizim yolumuzdur” diye bağırıyor. Bu manzaralar ilk bakışta tuhaf gibi görünse de aslında çok basit bir hak talebini dile getiriyor: “Kaldırımlarımızı bize bırakın!” Hayali bile güzel, değil mi?
Devlet yetkilileri de farkında işin ciddiyetinin. Uzlaşma için masalar kuruluyor, toplantılar yapılıyor. Ama mesele yalnızca yasa ya da ceza ile çözülecek gibi değil. Esas ihtiyaç, empati. Çünkü mesele sadece kaldırım değil; mesele, kamusal alanı sahiplenme alışkanlığı.
Arabayı en kolay yere bırakmayı marifet sanan zihniyet, bebek arabasıyla o kaldırımı aşmaya çalışan anneyi, bastonuyla yürümeye çalışan amcayı, tekerlekli sandalyesiyle yol bulmaya çalışan genci görmüyor. Toplumsal alan bilinci aşınıyor, empati yok oluyor, bireysel çıkar öne geçiyor, kent kültürüne saygı yerle bir oluyor.
Evet, bu bir isyandır. Ama şiddetsiz, insani, basit bir isyan: “Kaldırımlar yayaların hakkıdır.”





