Neden Yazmalıyım?
Kayıp Bir Parçanın İadesi
Yazmak, bir meslek ya da boş zaman aktivitesi değildir. O, bir zorunluluk, bir ontolojik açlıktır. Bir insanın nefes alma ihtiyacı neyse, ruhunun da kendini kelimelerle ifade etme ihtiyacı odur. Eğer bir süre yazmazsanız, bu eksikliği vücudunuzun hissettiği bir fiziksel yoksunluk gibi deneyimlersiniz. Dünyaya bir şey borçlusunuzdur ve bu borç, bir hikâyedir.
Yazma eylemi, aslında kayıp bir parçanın iadesidir. Her insan, kendi hayatının ve evrenin bir köşesini anlamlandırmakla yükümlüdür. Biz yazarlar, bu anlamlandırma işini mürekkeple yaparız. Kalem elimize ilk değdiğinde, dünyaya kendi adımızı, kendi tanımımızı, kendi “oluş” biçimimizi sunarız.
Sesin Patlaması: İç Eleştirmenin İlk Yenilgisi
Başlangıçta, o meşum iç ses, yani iç eleştirmen, fısıldamaya başlayacaktır: Bu kötü, bu zaten yazıldı, bunu kim okuyacak?
“Her Şeyin Başladığı Ân”, bu sesin susturulduğu anı kutlar. Yazmaya başlama anı, yargılamayı reddetme anıdır. Bu, bir inşaat mühendisliği değil, bir jeotermal patlamadır. Kontrolsüzdür, hamdır ve kusurludur. Ama tam da bu kusurunda, en saf gerçeklik yatar.
Yazdığınız her cümle, bir keşif gezisidir; bilinen topraklarda gezinmek değil, sadece sizin görebildiğiniz bir adayı haritalandırmak demektir. Bu haritayı çizerken, pusulayı kırdığınızdan ve sadece içgüdünüze güvendiğinizden emin olun. Başkalarının ne düşüneceği ya da ne bekleyeceği, bu ilk ve kutsal anda, tamamen alakasızdır.
Adlandırma Büyüsü: Dünyayı Yeniden Yaratmak
Yazar, dünyayı yeniden adlandıran kişidir. Herkesin gördüğü bir ağacı, herkesin yaşadığı bir aşkı ya da herkesin tattığı bir hüznü ele alır; ancak kelimeleriyle ona öyle bir form verir ki, artık o nesne, sadece ona bakandan bağımsız bir varlık haline gelir.
Yazmak, eylemlerinizi ve duygularınızı zamandan bağımsız kılmaktır. Bir karakter yaratmak, ona ölümsüzlük bahşetmektir. O karakter, sizinle birlikte yaşar ve siz gittikten sonra bile nefes almaya devam eder.
Bu nedenle, neden yazıyorum? sorusunun tek ve derin cevabı şudur: Yazdığım sürece, varlığım ve etrafımdaki dünya, sadece yaşanmış değil, tanımlanmış olur. Tanımlanmış olan ise, asla tamamen kaybolmaz.





